Gönül Sohbetleri

Allah’a Karşı Kendimizi Çok Kusurlu Görelim..!

Allah’a Karşı Kendimizi Çok Kusurlu Görelim..!

Seyda Muhammed Konyevi
Allah-u Zülcelâl, ahiret gününde kim iflah olacak, kim iflah olmayacak bize Peygamberiyle Kur’an-ı kerimini göndererek beyan etmektedir. İnsanlar o gün iki kısma ayrılacaktır. Bir kısım, iflah olacak yani bütün endişelerden kurtulup rahata kavuşacak, müflihlerden olacak. Bir kısım ise, neuzubillah, Allah’ın gazabına uğrayan kimselerden olacaktır.
Bunların kimler olduğunu da Allah Azimüşşan bize Kuran-ı keriminde beyan ediyor. Böylece kişi bu dünyadayken de, “Acaba ben felaha kavuşacak olanlardan mıyım, yoksa Allah’ın gazabına uğrayanlardan mıyım?” diye aklına geldiği takdirde, bu ayetler üzerinde tefekkür ederse hangisinden olduğunu bilecektir.
Bir ayet-i kerimede Allah Azimüşşan buyuruyor:
“Onlar ki hem sana indirilene, hem senden önceki (Peygamberlere) indirilen kitapların (hak olduğuna) iman ederler. Onlar ahirete de kesinlikle iman ederler. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.”(Bakara, 4-5)
Demek ki felaha erenler, Allah’ın indirdiklerine iman edenlerdir. İman ettiğimiz gibi, eğer imanımızın icabını da yerine getirirsek, Allah’ın emir ve nehiylerine riayet edersek, namaz, oruç, zekât, hac gibi emirlerini yerine getirirsek, nehiylerinden de içki kumar, zina fuhuş gibi pisliklerden kendimizi muhafaza edersek o zamana müflihlerden olduğumuzu anlayabiliriz. Eğer tersine Allah’ın emir ve nehiylerine riayet etmezsek, o zaman azaptan kurtulup rahata kavuşan o müflihlerden olmadığımızı biliriz.
Elhamdülillah iman ediyoruz, Allah’ın fazlı keremiyle. Allah’a iman ettik diyoruz ya, eğer Allah’a iman ediyorsak onun emir ve nehiylerine de iman etmiş oluyoruz. Öyleyse iman ettiğimize göre bu emir ve nehiylerine de riayet etmemiz lazım.
Allah azimüşşan bize kuran-ı kerimde “Ey iman edenler” diye nida ediyor ve iman sıfatıyla bizi çağırıyor. Sonra “iman edenler hidayet üzeredir” buyuruyor. Hidayet, Allah’ın gösterdiği yoldan yürümektir. Öyleyse bizim de Allah’ın gösterdiği yolda yürüyerek, imanımızla amelimizin mutabık olması lazım. Eğer imanımızla amelimiz mutabık olursa, işte o zaman felaha kavuşacağımızı görüyoruz.
Dünya Misafirhanedir
Şunu bilmemiz lazım, bu dünya hayatı çok kısadır. Şu ikamet ettiğimiz dünya, bir misafirhanedir. Nasıl ki bir kişinin evine misafirliğe gidiyorsun, bir gün, iki gün veya üç gün kalıyorsun, sonunda oradan ayrılıp kendi evine geliyorsun, görüyoruz bunu. O misafirlik üç gün olduğu gibi, dünya hayatı da, sayılı birkaç senedir, mutlaka sonunda buradan ayrılacağız. Hiç kimse bunu inkar edemiyor, hatta kafirler dahi inkar edemiyorlar. Çünkü gözleriyle görüyorlar ölümü. Kimsenin burada ebedi kalmadığını görüyorlar, misafir olduğumuzu kabul ediyorlar.
Misafir olduktan sonra ister çok kal, ister az kal, hiç fark etmez, nasıl olsa sonunda bitecek. Ama bittikten sonra başlayan hayat, kendi evimize döndüğümüz gibi değildir, çok önemli bir hayat başlayacak.
Ebedül ebed, yani bitmeyecek, baki bir hayat, ne ölüm var, ne bitiş var, devamlı hayatta kalacaksın. O hayat güzel olduğu zaman ne mutlu o kişiye, neuzubillah, kötü olduğu zaman ise yazıklar olsun o kişiye… Allah muhafaza etsin, bütün müminleri de bizi de…
Kötü bir hayat olduğu zaman çok zor, çok çetin olacak, bitmiyor çünkü. Dünya gibi değil. Bu dünyada acılar öldüğün zaman bitiyor ama orada bitmez. İşte bunlar üzerinde böyle tefekkür etmek lazım.
Bizi mahveden üç şey var, dünya, şeytan, nefis. Bazılarını dünya, bazılarını şeytan, bazılarını nefis, bu üçü insanları ahiret hazırlığından geri bırakıyorlar. Onun için bunlarla mücadele etmemiz lazım. Eğer bunlarla mücadele edersek Allah bize yardımcı olacak. Allah bize yardımcı olduğunda inşallah bu ayet-i kerimedeki gibi felaha kavuşanlardan olacağız.
Muhtaçlığımızı Bilsek Kibirlenemeyiz
Dünya bir bardak gibidir hemen kırılıverir. Ahiret öyle değildir. Süleyman Peygamber işte bunu bildiği için demiştir: “Bir kere ‘Sübhanallah’ demenin kıymeti, benim saltanatımdan daha üstün, daha iyidir. Çünkü o Allah’ın katında bakidir, hâlbuki saltanat geçicidir, bitecek bir gün,” diye.
Onun saltanatı çok büyüktü. Rüzgâra emrediyordu onu istediği yere götürüyordu. Cinlerden insanlardan orduları vardı. Hayvanların dilini biliyordu. Fakir bir abid onun bu saltanatını görünce: “Ey Süleyman bu ne saltanattır!” diyor. İşte bu cevabı veriyor ona.
Niçin? Çünkü o Allah’ın Peygamberiydi, Allah’ın indindeki ecir ve sevapları çok iyi biliyordu, bu dünyanın değersizliğini anlıyordu. “bu fanidir, kıymeti yok, bitecek çünkü” diyordu.
Bitti gerçekten de, bak şimdi ne Süleyman Peygamber var, ne saltanatı var. Başka hiçbir saltanat da baki kalmadı. Ama amellerin sevabı Allah’ın katında bakidir, ahirette, herkesin huzurunda onu görecek. Bunun için az bir şey gibi görünse de ahiret ameli çok kıymetlidir.
Eğer insan Allah’ın katındaki ecir ve mükâfatlara muhtaçlığını bilse şu dünya ile hiç aldanmaz. Allah’a karşı ne kadar zayıf olduğunu bilse, hiçbir zaman kibir ve ucub içerisine giremez, Rabbine karşı her zaman doğru olur.
Fakat insanın tabiatında tuğyan, yani taşkınlık, haddini bilmeme, aşırı gitme ve isyan vardır. Rabbimiz ayet-i kerimede buyuruyor:
“Şüphesiz, insanoğlu kendini müstağni (zengin, ihtiyaçsız) görür de, azgınlık eder.” (Alak, 6)
İnsan bilhassa zenginlik gördüğü zaman daha çok aldanıyor. Bizim bu zamanda hemen hemen herkes zengindir. Bu zamanın en fakiri, geçmiş zamanın zenginine denktir.
Ben o günlere yetiştim, o zaman ekmek arpadan yapılırdı. Zenginler bile arpa ekmeği yerlerdi. Bir kişi buğdaydan ekmek yaptığı zaman “Bizim bu akşam yemeğimiz buğday ekmeğidir” diyordu. Sonra arpa ile buğday karıştırılır oldu, sonra sadece buğdaydan

admin

Aralık 12th, 2018

No comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir