Gönül Sohbetleri

MANEVİ İNSAN / Seyda Muhammed Konyevi

MANEVİ İNSAN / Seyda Muhammed Konyevi

 

Seyda Muhammed Konyevi

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini teskin edecek her şeyi sana anlatıyoruz. Bunda (bu surede) da sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.” (Hud; 120)

Bu ayet-i kerimede bizim için çok büyük bir ders vardır. İnsan bazı zamanlarda öyle ağır hasta oluyor ki, bir bardak suyu ağzına götürüp içemeyecek duruma geliyor. Başkaları ona su içiriyor. Hatta suyu dahi içemiyor, pamuğu ıslatıp dudaklarını ıslatmak suretiyle susuzluğunu gideriyorlar. Bunu hepimiz görüyoruz.

Tabi bu insanın zahiri olan tarafıdır. Bir de manevi insan vardır fakat biz bunu görmüyoruz. Bu manevi olan insan da ya günahla müpteladır, ya da Allah-u Zülcelal’in ibadetiyle meşguldür.

İnsan iki tanedir

Yani insan iki tanedir. Zahiri olan insan yeryüzünde sıhhatli bir şekilde dolaşır. Manevi olan insan ise ya salih ameller yapmak suretiyle kıyamet gününde çok güzel nimetlerin içinde olacak, ya da -neuzübillah- kötü işlerle meşgul olup sahibini çok şiddetli olan cehennem azabına müstehak edecektir.

Bu manevi olan insan, maneviyat bakımından hasta olduğu zaman ve ibadet yapacak hali kalmayıp daima günahlarla meşgul olduğu zaman, onu tedavi etmek lazımdır. Eğer onu tedavi etmezsek öyle şiddetli bir azapla karşılaşacağız ki, çok büyük bir pişmanlığa düşeceğiz ama iş işten geçmiş olacaktır.

Nefs ve şeytan bizi aldatıyorlar. Eğer biraz derin olarak düşünürsek ne derece onlara aldandığımızı meydana çıkarabiliriz. Allah-u Zülcelal, biz daha annemizin karnında iken ne kadar yaşayacağımızı takdir etmiştir. Bundan ne fazla ne de eksik olur. Bir havuzu suyla doldurup altından bir delik açtığımızda ve havuza bir daha da su ilave etmediğimiz zaman, havuzdaki su bitmeyecek mi? Mutlaka biter. Her kim de bitmez derse, herkes ona: “Sen yalancısın!” diyecektir.

Bizim ömrümüzde aynen o havuzdaki su gibidir. Altında bulunan delikten hiç durmadan akıp gidiyor. Bu şekilde akarak bir gün mutlaka bitecektir. Hatta bazılarımızın ömrü çok az kalmış, bitmek üzeredir.

Ama maalesef bundan haberimiz yoktur. Onun için aklımızı başımıza alıp kalan ömrümüzde tedavi olmak, Allah-u Zülcelal’in ibadetiyle meşgul olup kendimizi günahlardan muhafaza etmek için gayret göstermemiz lazımdır.

Allah için çile çekmek

Allah-u Zülcelal’in Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e emretmiş olduğu bütün şeyler onun ümmetine de emirdir.
Allah-u Zülcelal, önceki Peygamberlerin ümmetlerinin onlara yapmış olduğu eziyetleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirdiği zaman, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların hallerine bakarak teselli buluyor ve müşriklerin yaptığı eziyetlere karşı tahammül gücü artıyordu. Bu, bizim için de çok büyük bir derstir.

Biz de daima önceki Peygamberlerin ve sadat-ı kiram’ın hallerini, ahlaklarını bilirsek, çok büyük menfaat elde ederiz. Çünkü onların güzel ahlaklarını bildiğimiz zaman: “Keşke benim ahlakımda öyle olsaydı, keşke bende onlar gibi amel yapsaydım.” diyerek, amelin üzerinde daha gayretli oluruz. Böyle olduğumuz zaman da inşaallah Allah-u Zülcelal o amelleri ve o güzel ahlakları bize nasip eder.

Allah-u Zülcelal’e karşı olan ibadetlere, namaz olsun, oruç olsun, zekat olsun, hac olsun, yolun üzerindeki bir şeyi kaldırmak olsun, mü’min kardeşimize yardımcı olmak olsun, yani hangi ibadet olursa olsun daima o ibadetlere aşık olmamız lazımdır.
Böyle olduğu zaman belki de Allah-u Zülcelal bizim küçük bir ibadetimize bakarak bizi af ve mağfiret edebilir.

Namaz bütün ibadetlerin başıdır

Bilhassa namazın üzerinde elimizden geldiğince gayretli olmamız lazımdır. Çünkü namaz İslam dininin direğidir. Namazın olmaması, binanın direksiz olması gibidir. Onun için ilk olarak kendimize, ailemize, dost ve akrabalarımıza namaz ile tavsiyede bulunmamız lazımdır. Namaz bütün ibadetlerin başıdır.

Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankebut; 45)

İşte namaz böyledir. Onun kıymetini iyi bilelim. Rükûsu ile, secdesi ile huşu içinde, huzurlu olarak namazımızı kıldığımız müddetçe Allah-u Zülcelal bizi muhakkak günahlardan muhafaza eder, hakiki bir tevbe ve salih amel yapmayı da nasip eder inşaallah!

Namazın içinde bütün meleklerin ibadetleri vardır. Biz onları görmüyoruz ama göklerdeki meleklerin bir kısmı kıyam halindedir, bir kısmı rükû halindedir, bir kısmı da secde halindedir. İşte namaz meleklerin ayrı ayrı cemaat olarak yapmış oldukları bu ibadetleri kendi içinde toplamıştır. Ve Allah-u Zülcelal bu namaz ibadetini bize nasip etmiştir.

A’lâ isminde bir zat, Ankebut suresini tefsir ederken şöyle demiştir: “Namaz, meleklerin tümünün ibadetlerini ve diğer ibadetlerin çeşitlerini içinde topladığı için Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: “Ey kulum! Sen bu zayıflığınla Bana rükû yapıyorsun, secde yapıyorsun, kıyam yapıyorsun, tesbih yapıyorsun, tehlil yapıyorsun ve zayıflığına rağmen Bana bunları hediye ediyorsun, Ben keremimle, cömertliğim ve zenginliğimle sana niçin cennetin içindeki çeşit çeşit nimetleri vermeyeyim? Cemalimi niçin sana göstermeyeyim ve seni niçin af ve mağfiret etmeyeyim?”

Peki bundan daha güzel bir şey var mıdır? Allah-u Zülcelal’in kıyamet gününde bize bu şekilde hitap etmesinden daha güzel bir şey var mıdır? Cennette öyle çok ve çeşitli nimetler vardır ki, insan bütün ömrünce bu nimetleri saysa yine de bitiremez.
İnsan bu müjdeye bakarak ruhunu, canını namaz için feda etmesi lazımdır. Bilhassa sabah namazına aşk ve muhabbetle kalkmak lazımdır.

Nefs sıcak yataktan çıkmak istemez. Türlü hilelerle insanı sabah namazından geri bırakmak ister. Böyle olduğu zaman hemen bu müjdeleri aklımıza getirip yaramaz olan nefse uymamamız lazımdır. Eğer ona uyacak olursak bizi çok perişan eder.
Onun için Allah-u Zülcelal’in rızasına, ibadetine karşı meraklı ve mahzun olmamız lazımdır. Geçip giden bu günlerimizin, nefeslerimizin üzerinde:

“Benim bu günlerim, nefeslerim hep boşa gitti.” diyerek mahzun olmamız lazımdır. Onun için Şah-ı Nakşibend şöyle demiştir:
“Nefsi hiç olmazsa bir, iki veya üç saatte bir hesaba çekmek lazımdır.”

Eğer bu bir, iki ve üç saat içinde salih ameller yapmış ise, ona cennet ni’metlerini hatırlatarak daha da çok yapması için teşvik etmelidir. Yok eğer kötü amellerle vaktini geçirmişse, ona cehennem azabını hatırlatmalı ve hemen tevbe edip Allah-u Zülcelal’e yönelmelidir.
Allah-u Zülcelal kıyamet gününde, aldığımız ve verdiğimiz nefeslerin hesabını dahi bize soracaktır. Peki hem Allah-u Zülcelal’in hakkını yerine getirmemek, hem de sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmak doğru mudur? Elbette doğru değildir. Onun için özür dilemek ve: “Ya Rabbi! Ben senin hakkını yerine getiremiyorum. Bana kuvvet ver, Senin ibadetini yapabileyim.” diyerek mahzun olmak lazımdır.

Allah-u Zülcelal her şeyin üzerine lütfunu ve -Neuzübillah- kahrını takdir etmiştir. Daima O’nun lütfunu talep etmek lazımdır. Allah-u Zülcelal bir kimsenin üzerine lütuf ve merhamet kapısını açtığı zaman, kahır kapısını kapatmış olur. -Neuzübillah- bir kimsenin üzerinde kahır kapısını açtığı zaman da lütuf kapısını kapatmış olur.

Onun için daima bir dilenci gibi Allah-u Zülcelal’den üzerimize lütuf kapısını açmasını istememiz lazımdır. Biz ısrarla istediğimiz zaman, O’nun yanında hiçbir şey zor değildir ve cömertliği ile inşaallah bizim üzerimize lütuf kapısını açacaktır.
İnsan ne derecede Allah-u Zülcelal’e karşı samimi olur ve yalvarırsa, Allah-u Zülcelal de o derecede lütuf kapısını, ihsan kapısını ve merhamet kapısını ona açacaktır.

Anlatıldığına göre, İsrailoğulları zamanında saliha bir kadın vardı. Onun kocası onu ibadetten alıkoyuyordu ve ona eziyet ediyordu. Ama kadın, kocasının yaptığı eziyetlere hiç aldırmıyordu. Kocası daima ona eziyet etmek için bahane arıyordu.
Bir gün bir bez parçasının içine bir miktar para koyup saklaması için hanımına verdi. Ve gizlice nereye sakladığını görmek için arkasından gitti. Kadın parayı saklayıp oradan ayrılınca, kocası içinde para olan bez parçasını alıp denize attı. Bir balık o parayı yuttu.

Adam bir gün balık avlamaya gitti. Ve parayı yutmuş olan balığı tuttu ve eve getirdi. Balığı, pişirmesi için hanımına verdi. Kadın balığın karnını yarınca içinde para olan bez parçasını gördü. Onu alıp yine eski yerine koydu. Tabi kocası ona eziyet yapmak için bahane arıyordu.

Hanıma: “Sana verdiğim emaneti getir.” dedi. Kadın gidip parayı aldı ve getirip kocasına verdi. Adam bu duruma çok şaşırdı. Tabi adam Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini bilmediği için çok şaşırdı. Kadın da bunun Allah-u Zülcelal’in yanında çok küçük bir şey olduğunu bildiği için hiç şaşırmadı. Adam bu hali görünce, Allah-u Zülcelal’in yoluna döndü.

İşte Allah-u Zülcelal böyledir. İnsan Allah-u Zülcelal’e tevekkül eder ve samimi olarak O’nun ibadetini her şeyin üstünde görürse, O’nun rızasını her şeyin önüne koyarsa, Allah-u Zülcelal de ona karşı her türlü lütuf ve ihsanda bulunur.

İsa aleyhisselam bir gün deniz kenarından geçerken, nurdan yaratılmış bir kuş gördü. İnsan ona baktığı zaman nurunun aydınlığından gözünü açamazdı. Kuş gidip kendini çamura batırdı ve gidip denize girdi ve yine tertemiz olup parladı. Denizden çıkıp yine çamura battı ve gelip denize girdi, temizlendi. Bu hal tam beş sefer tekrar etti.

İsa aleyhisselam: “Bu kuş neden kendini çamura batırıyor, sonra çıkıp denize giriyor ve temizleniyor?” diye kuşun haline şaşırdı. Allah-u Zülcelal İsa aleyhisselam’a şöyle vahyetti: “Ya İsa! O namazın temsilidir.” Hakikaten de o kuş kendisini beş defa çamura batırdı. Daha sonra çamurdan çıkıp denize girerek kendini temizledi.

İnsan da namaz kıldığı zaman aynı o kuşun denizde temizlenip nurlandığı gibi, hatalarından temizlenip nurlanıyor. Yine hata yaparsa aynı kuşun çamura girmesi gibi zulmetle kaplanıyor ve namaz kıldığı zaman tertemiz oluyor. İşte namaz insan için böyle kıymetlidir.

Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle söylediğini işittim:
“Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiçbir kir kalır mı, ne dersiniz?” Sahabeler:

“Bu hal, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!” deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tekrar şöyle buyurmuştur:

“İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler.” (Buhari, Müslim)

Allah-u Zülcelal’e yüz bin defa şükür ve hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük kolaylıklar göstermiş ve çok büyük ve kıymetli bir nimet olarak tevbe kapısını bize açmıştır. Ama maalesef insan o nimetin kıymetini bilmiyor.

Haberlerde şöyle geçmektedir: Bir kul, Allah-u Zülcelal’e karşı tevbe ettiği zaman, yerle göğün arasında yetmiş tane kandil yanar. Tabi melekler bunu gördükleri zaman bir münadi şöyle der: “Filan oğlu filan, Rabbi ile sulh (barış) yaptı.”
Çünkü kişi şeytanın yanında olduğu zaman, şeytan Allah-u Zülcelal’e düşman olduğu için, sanki o da düşman olmuş olur. Şeytanın yanından ayrılıp Allah-u Zülcelal’e karşı tevbe ettiği zaman, kendi Rabbi ile sulh yapmış olur.

Öyle ise İslam dininde bu tevbeden daha güzel bir şey var mıdır? İnsan için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, anlatmakla bitiremeyiz. Onun için tevbenin kıymetini iyi bilelim.

“Ben mi tövbe edeceğim!”

Bazı insanlara; ‘Gelin tevbe edin’ dediğimiz zaman o kimseler: “Allah, benim gibi bir adama azap verir mi?” diyerek bir kibrin ve ucbun (kendini beğenmişliğin) içine giriyorlar. Fakat Allah dostlarının onu gördüğü gibi, o da kendini görseydi, kıyamet gününde Allah-u Zülcelal’in azabına ne şekilde müstahak olduğunu anlayacaktı.

Allah-u Zülcelal, bize karşı çok merhametli olmasına rağmen, O’nun bu merhametini maalesef değerlendiremiyoruz. Allah-u Zülcelal’e hamd-ü senalar olsun ki, bize çok büyük bir nimet olarak iman vermiş ve bu imandan sonrada tevbe nasip etmiştir.
İnsan kendisinde bir ilerleme olmayıp yerinde saydığı zaman veya geri gittiği zaman, hemen tevbeye kaçmalıdır. “Acaba Allah-u Zülcelal bir günahtan dolayı bana gazaba mı geldi?” diyerek hemen tevbeye sarılmak lazımdır. Aylarca tevbeyi terketmek çok yanlıştır.

Nice günahlar vardır ki, hepsini unutuyoruz fakat kıyamet gününde bu günahların hepsini zerre zerre göreceğiz. Bunların hepsi Allah-u Zülcelal’in yanında kayıtlıdır.

Fakat o günahları şimdi unutmuşuz hiç hatırımıza gelmiyor. Onun için umumi olarak Allah-u Zülcelal’e karşı tevbe ederken, Allah-u Zülcelal bu unutmuş olduğumuz günahlarımızı da sevaba çevirecektir inşaallah!

Aliyyü’l-Havvas, her sabah ve her akşam vücudunda ne kadar âzâ varsa, hepsinden tevbe ediyordu. Gözlerinden, kulaklarından, dilinden, ayaklarından, kalbinden yani bütün âzâlarından birer birer: “Ya Rabbi! Bu âzâlarımla yapmış olduğum bütün günahlarımdan ben pişmanım.” diye tevbe ediyodu. Ve buyuruyordu ki: “Tevbe, Allah-u Zülcelal’in gazabını söndürür.”

Çünkü insan bir günah yaptığı zaman Allah-u Zülcelal ona karşı gazaba gelir. Hatta insan günah yapıp da, Allah-u Zülcelal ona gazaba geldiği zaman, melekler korkudan arş-ı âlâ’nın kenarlarına kaçarlar. Fakat Allah-u Zülcelal camilere bakıp zikir yapanları, seher vaktinde kalkıp ibadet yapanları ve yalvaranları gördüğü zaman gazabı yavaş yavaş durur ve melekler de eski yerlerine dönerler.

Dünyada dolaşıyoruz, yiyoruz, içiyoruz, önümüze ne gelirse yapıyoruz ama hakikat böyle değildir. Biz Allah-u Zülcelal’e karşı nasıl davranıyorsak, ağaçlar, taşlar, topraklar da bize o şekilde muamele ediyorlar. Hatta kabrimiz de bize öyle muamelede bulunuyor.

Eğer biz vaktimizi ibadetle, zikirle, Allah-u Zülcelal’in razı olacağı işlerle geçirirsek, kabrimiz bize der ki:
“Allah senden razı olsun! Ben sana aşığım. Ne zaman yanıma geleceksin? Sen benim yanıma geldiğin zaman, sana hürmet edeceğim.”

Ama günahlarla meşgul olup, Allah’a âsi geldiğimiz zaman yine o kuru toprak der ki: “Allah seni kahretsin! Ben sana karşı çok gazaplanıyorum. Sen benim yanıma ne zaman geleceksin? Geldiğin zaman senin kemiklerini birbirine geçireceğim.”

Onları böyle sakin ve dilsiz olarak görüyoruz ama onlar konuşurlar. Fakat biz seslerini duymuyoruz. Eğer biz Allah-u Zülcelal’e aşık olursak onlarda bize aşık oluyorlar. Fakat biz âsi olursak, onlar da bize buğz ediyorlar. İşte Allah-u Zülcelal’in işleri böyledir. Her ne kadar biz bir şey görmüyorsak da, manevi âlem bu şekilde çarketmektedir.

Ka’bü’l-Ahbar radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kim bir gece, kimsenin görmediği bir yerde Allah-u Zülcelal’e ibadet yaparsa, o gece o kişiyi nasıl terkederse, o kişi de aynı şekilde günahlarını terketmiş olur.”

Yani insan hiç kimsenin görmediği bir yerde bir gece Allah-u Zülcelal’e ibadet ederse, nasıl gecenin içinden çıkıp, sabaha giriyorsa, günahların içinden de o şekilde çıkar.

Kalbimizde neyin merakı var?

Allah-u Zülcelal bizleri kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Allah-u Zülcelal bizi bu dünyaya kendi rızasını kazanabilmemiz için göndermiştir. Allah-u Zülcelal böyle buyurduğu halde bizim kalbimizde başka şeylerin bulunması çok yanlış bir şeydir. Kalbimizde daima Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için bir merak, bir hararet ve yanma bulunmalıdır. Eğer insanın kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasının merakı varsa, gün-gün, saat-saat O’na doğru mutlaka gidecektir.

Malik bin Dinar şöyle demiştir: “Dünyada insanın kalbinde ne kadar dünya merakı varsa, o derece ahiretin merakı onun kalbinden çıkar.”

Bu söze biraz dikkat etmemiz lazımdır. Biz kalbimizi dünyaya ne kadar verirsek, ahiretin merakı o derece kalbimizden çıkar. Çünkü dünya ile ahiret tamamen birbirine zıttırlar. Bunu zahiri olarakta görebiliriz. Kalpte ahiretin merakı olduğu zaman insan namaz kılar, zikir yapar, hatme yapar, cemaate gelir.

Böyle olan bir kimsenin kalbinde Allah-u Zülcelal’in rızasının merakı var demektir. Ama bu ibadetlerin üzerinde gevşek davranıyorsa, adi olan dünyanın muhabbeti, merakı kalbine gelmiş, ahiretin merakı kalbinden çıkmış demektir.

Nasıl insan bir evi terkettiği zaman, birkaç sene sonra o ev harabe haline geliyorsa; insanın kalbi de aynen böyledir. Allah’ın rızasının merakı ondan çıkarsa veya ibadet yapmadığı zaman, zikir yapmadığı zaman, cemaati kaçırdığı zaman, gece namazına kalkmadığı zaman, bir merak bir hüzün onda peydah olmazsa, aynı harabe olan ev gibi kalpte harabeye döner.

Gevşekliğe düşünce…

Üzerimize bir gevşeklik geldiği zaman: “Ben mahvoldum. Cehennem ateşine müstahak olabilirim.” diye ateşten kaçar gibi bu halimizden kaçmamız lazımdır.

“Ya Rabbi! Ben nefsimden, vücudumdan, hatalarımdan ve amellerimden sıyrıldım. Senin rahmetine sığınıyorum.” diye Allah-u Zülcelal’e yalvarmamız lazımdır. O’nun rahmeti olmazsa, insanın ameli onu kurtaramaz.

Allah-u Zülcelal, kullarına öyle büyük bir merhamet kapısı açmıştır ki, bu kapıyı hepimiz bilmemiz lazımdır. Bu kapının kıymetini, dünyada iken bilmeyerek ahirete göç edersek, ahirette biliriz. Fakat o zaman da hiç bir menfaat elde edemeyiz.

Bu kapının kıymetini ve değerini bu dünyada mutlaka bilmemiz lazımdır. Çünkü insan ibadetiyle, taatıyla kendisini kurtaramaz. Mutlaka, Allah-u Zülcelal’in affıyla kurtulabilir. Kim olursa olsun, Allah-u Zülcelal affetmez ise, o kimsenin sonu helaktır. Onun için Allah-u Zülcelal’in merhamet kapısına gitmemiz lazımdır. Affolunmak için Allah-u Zülcelal’e çok yalvarmalıyız.

Bu ahir zamanda mü’min kardeşlerimiz, maalesef Allah-u Zülcelal’in bu merhamet kapısından çok gafildirler. “Ben tevbe ediyorum.” demekle kalmak doğru değildir. Tevbenin kabul alameti; insanın tevbeden önceki ile sonraki halinin arasında fark olmasıdır. İnsanın tevbeden sonraki halinin mutlaka değişmesi lazımdır. Böyle olunca o kişi gerçek tevbe etmiş olur.

Bizler sanki önümüzde hiçbir şey yokmuş gibi dünya üzerinde geziniyoruz. Fakat, kabir kapısına ayağımızı bastığımız zaman, bu şekilde rahat yaşayamayacağız.

Mü’min olarak, günahsız ve Allah-u Zülcelal’in rahmetine layık olarak dünyadan ayrıldığımız zaman, kabrimiz bizi hoş karşılayacaktır. Bildirildiğine göre Useyd bin Abdurrahman şöyle demiştir: “Bana anlatıldığına göre mü’min kul ölünce cenazesini taşıyanlara “Çabuk olun, beni bir an önce mezarıma ulaştırın.” der. Mezarına konunca da toprak dile gelerek ona şöyle seslenir: “Ben seni üzerimde yaşarken seviyordum. Şimdi ise seni daha çok seviyorum.”

Buna karşılık kafir bir kul önce cenazesini taşıyanlara: “Aman, beni geri götürün.” diye bağırır. Mezarına konunca da toprak dile gelerek ona şöyle der: “Ben senden üzerimde yaşarken zaten nefret ederdim. Şimdi ise daha çok nefret ediyorum.”

Hz. Ömer radıyallahu anh, halife olunca ilk işi uzun boylu ve gür sesli bir münadi bulmak olmuştu. Kazancının fazlasını vererek saat başı nerede olursa olsun kendisine gelerek yüksek sesle: “Mağrurlanma Ömer! Ölüm var!” diye bağırması için görevlendirmişti. Bununla da yetinmeyerek belki meşguliyete dalar da halka haksızlık yapar korkusu ile üzerinde: “Ömer! Ölümü unutma!” diye yazan büyük kaşlı bir gümüş yüzük yaptırmıştı.

Şeyh Muhammed Diyauddin akşam hanesine gittiği zaman hep ölümü düşünür, tanıdıklarından ölenleri anar ve:
“Falan şu kadar sene yaşadı, filan şu kadar hayat sürdü, şöyle yaptı, böyle yaptı ama nihayet ölüm geldi de göçüp gittiler.” diye onbeş yirmi kişiyi anarak onların gidişini göz önüne getirip, ölümü mülahaza ederdi ve kendisine şöyle derdi:
“Onlar sıralarını savıp gittiler, şimdi ise sıra bana geldi. Artık sıra bendedir.”

Kıyamet gününü hiç unutmamamız lazımdır. Kıyamet günü o kadar korkunç ve dehşetli bir gündür ki; o gün insanlar dimdik, Allah-u Zülcelal’in rahmetine bakarlar, lakin orada hiç bir fayda yoktur. Ama bugün böyle Allah’ın rahmetine bakarsak, orada nice menfaatler vardır. Daha o korkunç güne girmeden önce Allah-u Zülcelal’in rahmetine gözlerimizi dikersek, o zaman Allah-u Zülcelal bizlere merhamet edecektir.

Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin…

Seyda Muhammed Konyevi

Seyda Muhammed Konyevi

 

KonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyeviKonyevi

happy wheels

konyeviradyo

Ekim 30th, 2014

No Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir