Gönül Sohbetleri

ALLAH’TAN KORKMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

ALLAH’TAN KORKMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Seyda Muhammed Konyevi

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “… Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler: ‘Sabrettiğiniz için size selam olsun. Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Ra’d; 23-24)

Ne mutlu o insanlara ki, kıyamet gününde melekler onlara bu ayet-i kerimedeki gibi “Sabrettiğiniz için size selam olsun” diye hitap edeceklerdir. Dünyada Allah’ın ibadetinin ve itaatinin üzerinde ve günahlardan kendini muhafaza etmede sabredenlere, bu ayet-i kerime bir müjdedir. Bu kimselerin akıbeti ne güzeldir. 

Henüz daha elimizde fırsat varken, Allah-u Zülcelal’e ibadet etmek suretiyle kulluk yaparsak ve takatimizin yettiği kadar, kendimizi günahlardan muhafaza edersek inşaallah, Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde meleklerine emir verecek ve onlar da bize bu şekilde hitapta bulunacaklardır.

Örnek olarak diyelim ki, bir işveren var. Kim gidip onun iş yerinde bir gün çalışırsa ona bir milyon maaş verecek. Şimdi kendi nefsimize soralım. Eğer yarın gidip bu kimsenin yanında çalışırsak bize, bir milyon maaş verecek. Bunu istemez miyiz? Tabi ki bunu her kime söylersek hemen kendisi, çocukları ve akrabalarıyla hasta dahi olsa sürünerek gider ve o işte çalışır. Çünkü karşılığında bir milyon vardır. Oysa Allah-u Zülcelal’in bizim için hazırlamış olduğu nimetlerin değeri milyonlarla ölçülemez. Fakat maalesef bunun idrakine varamıyoruz. Bu şuur bizde yoktur. Eğer bu şuur bizde olsaydı, halimiz nasıl olursa olsun, hiçbir fırsatı kaçırmamak için sonuna kadar mücadele ederdik.

Kastımız Allah-u Zülcelal’in rızası olsun…

Allah-u Zülcelâl, her insanı ayrı meşreplerde ve ayrı gayretlerde yaratmıştır. Demek ki bu bir kaidedir. Bazı insanların gayretleri daha fazla, bazılarının ki ise daha azdır. Fakat insan, Allah-u Zülcelal’den samimi olarak istediği zaman, Allah-u Zülcelâl onun gayretini arttıracaktır. Eğer daima ibadet yapmak istediğimiz halde elimizden gelmiyorsa da buna niyetli olalım. Samimi bir şekilde: “Keşke benim yüz tane vücudum olsaydı, çok kuvvetli olsaydım da gece gündüz Allah-u Zülcelal’in dinine hizmet etseydim” diye, hararetli olarak Allah-u Zülcelal’den isteyelim.

Herkesin bir görevi vardır. Bizim bazı zahiri ve manevi görevlerimiz vardır. Bu görevleri yerine getirdiğimiz zaman, Allah-u Zülcelâl bunların karşılığını mutlaka fazlası ile verir. İnsan Allah-u Zülcelal’e âşık ise, O’nun yanındaki ecir ve sevaplara karşı düşkün ise ve onları talep etmede samimi ise Allah-u Zülcelal de hem ona nimetlerini nasip eder hem de onun halini bu makamına göre tutar. Onun için insanın, “Benim halim Allah-u Zülcelal’in katında acaba nasıldır?” diye düşünmesi lazımdır. Kendisini bu şekilde tartarak kendi halini bilebilir.

Peki, insan, Allah-u Zülcelal’in yanındaki makamının ta arş-ı âlâ’ya kadar olmasını istemez mi? Muhakkak ister ama sadece istemek yeterli değildir. Elinden geldiği kadar gayret göstermelidir. Bazı hikmet ehli kimseler, Allah-u Zülcelal’in ibadetini tatlılıkla yapmak için, “İnsan ibadet yaptığı zaman, onu sağlam bir kalbi niyetle yapmalıdır” derler.

Her ne yaparsak yapalım kastımız niyetimiz, Allah-u Zülcelal’in rızası olmalıdır. Namaz kıldığımız zaman, oruç tuttuğumuz zaman sadaka verdiğimiz zaman, bir insana yardım ettiğimiz zaman, yani her ne yaparsak yapalım Allah’ın rızasına niyet ederek olmalıdır. İnsanlara güzel ahlakla davrandığımız zaman, “Allah-u Zülcelâl güzel ahlaklı olmayı emretmiştir” diye, o niyetle konuşmamız, ne yaparsak, “Allah-u Zülcelâl emrettiği için ben yapıyorum” dememiz lazımdır. Komşumuza bir iyilikte bulunduğumuz zaman: “Allah-u Zülcelâl, komşuya güzel davranmayı, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla emrettiği için bunu yapıyorum” diyerek yapmamız lazımdır. 

Böylece yeryüzünde her ne yaparsak, hepsini Allah-u Zülcelal’in rızası niyetiyle yaptığımız zaman, ibadetin tatlılığı ruhumuza yerleşir. İnsan bu şekilde davrandığı zaman, Allah-u Zülcelal’e karşı insanda bir minnet hissi doğacaktır. Çünkü o niyeti bize veren de Allah-u Zülcelal’dir. O verdiği için ona karşı minnettar olduk. O zaman bu nimete karşı da şükretmemiz lazımdır. Şükrettiğimiz zaman da Allah-u Zülcelâl, üzerimizdeki o nimeti daha da artıracaktır.

Sıkıntı ve darlıklardan kurtuluş

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Zünnun’u (balık sahibi Yunus’u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum’ diye seslendi. Bunun üzerine duasını kabul ederek, kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte, müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87-88)

Allah-u Zülcelâl, ezelden, bu ayet-i kerime ile Yunus aleyhisselamdan örnek vererek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ümmetinden olan bütün kullarına yol göstermiştir. 

Bu kıssa, Yunus aleyhisselama ait olduğu halde, Kur’an-ı Kerim de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme nazil olmuştur. Bu ayet-i kerime bizim için bir rehberdir. Nasıl, Yunus aleyhisselam balığın karnında, dar bir zamanda Allah-u Zülcelal’e yalvarıp müracaatta bulununca, Allah-u Zülcelâl onu kurtardı ise daha sonra gelen insanlar da darda kaldıklarında Allah-u Zülcelal’e dua edip Yunus aleyhisselam gibi yalvarırlarsa Allah-u Zülcelâl onları da kurtarır ve sıkıntılarını giderir.

Yunus aleyhisselamın balığın karnında yapmış olduğu bu dua yani, “Lâilahe illa ente subhaneke inni kûntu minezzalimin” duası için İsm-i Azam denilmiştir. İsmi Azam demek, bu duayı insan ne niyetle okursa okusun, Allah-u Zülcelâl o kimsenin duasını kabul eder demektir.

Yunus aleyhisselam, Allah-u Zülcelal’in izni olmadan bulunduğu beldeyi terk etmişti. O yüzden de Allah-u Zülcelâl O’nun başına musibet vermiş ve Yunus aleyhisselam kırk gün balığın karnında kalmıştır. Allah-u Zülcelâl, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme, Miraca çıktığı zaman, kudret ve azametine delalet eden birçok alametler gösterdiği gibi, Yunus aleyhisselama da denizin dibinde balığın karnında iken, kudret ve azametine delil olarak birçok alametler göstermiştir. 

Yunus aleyhisselam bunları görünce: “Ya Rabbi! Senden başka ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye yalvarıp Allah-u Zülcelal’e karşı hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl şöyle buyurdu: “Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87)

Yunus aleyhisselam bütün müminlere bir örnektir. Yani, insan aynen Yunus aleyhisselam gibi dara düştüğü zaman eğer hatasını itiraf ederek, tevbe edip Allah-u Zülcelal’e yalvarırsa, muhakkak Allah-u Zülcelâl o kişiye de merhamet edip sıkıntısından kurtarır. 

Buna bakarak daima Allah-u Zülcelal’e karşı olan hatalarımızı itiraf edip yalvarmamız lazımdır. Ancak böyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl bize karşı merhametli ve affedici olarak davranacaktır. 



Allah-u Zülcelal’in keremi

İnsan, Allah-u Zülcelâl ile arasındaki durumdan ne kadar çok korkar, ne derece bu duruma dikkat ederse, Allah-u Zülcelal’in katında o kadar çok makbul olur.

Âta isminde bir zat vardı. O kıyamet gününde hesap vermekten o kadar çok korkuyor, öyle endişeleniyordu ki şöyle diyordu: “Eğer bir ateş yakılsa ve denilse ki, ‘Kim kendini bu ateşe atarak yok ederse, o kişi kıyamet gününde hesap vermeyecek.’ Ben kendimi o ateşe atmak için giderdim ve daha ateşin yanına varmadan sevinçten ölmekten de korkardım.” 

Bir haberde şöyle geçmektedir: “Bir kul, dünyada ‘Ya Kerim!’ dediği zaman, Allah-u Zülcelâl ona: ‘Ey kulum! Sen benim keremimi daha görmedin. Şu anda sen dünya hapsindesin. Ahirete geldiğin zaman cennette asıl keremimi göreceksin’ diye hitap eder.” 

İşte, Allah-u Zülcelâl, öyle kerem sahibidir. Ve kıyamet gününde kullarına karşı keremi ile muamele edecektir inşaallah! Ama biz de kendimize biraz çekidüzen verip ibadet yapmalıyız. Nefsimizi ibadetlere zorlamalıyız.

Üveys el-Havlani rahmetullahi aleyhi: “Allah-u Zülcelâl kuluna karşı öyle merhamet sahibidir ki, kulunun hatalarını dünyada kimseye göstermez. Ve onun kalbinde zerre kadar bir hayır varsa, kıyamet gününde onu mahrum etmez.” demiştir. 

Onun için pişmanlığın fayda verdiği şu zamanımız varken, pişman olalım. Yoksa pişman olmanın hiçbir menfaat vermediği zamana bırakırsak, hiçbir fayda elde edemeyiz.

Üveysi el-Havlani ibadethanesinde, camide devamlı bir sopa bulunduruyordu. Bunun sebebini sordukları zaman: “İnsanlar hayvanlara sopa ile vuruyorlar ben onlardan daha layığım. Çünkü hayvanlar günahsız ve masumdurlar. Akılları yoktur. Onlara teklifat yoktur. Esasen ben bu sopaya daha layığım. Çünkü Allah-u Zülcelâl bana akıl verdiği halde ben O’na karşı asi oluyorum.” diye cevap veriyordu. Bakın! Onlar nasıl düşünüyorlardı. Allah-u Zülcelâl bize akıl verdiği halde, O’na asi gelmemiz sopaya asıl bizim layık olduğumuzu gösterir.

Allah’tan korkmanın zamanı gelmedi mi?

Biz kendi halimizden ne kadar gafil olursak olalım, Allah-u Zülcelâl bizden asla gafil değildir. O’nun bizden hiç ayrılmayan melekleri vardır. Her insanın biri sağında diğeri de solunda olmak üzere, üstünde iki melek vardır. Bir kimse vefat ettiği zaman, o melekler Allah-u Zülcelal’in huzuruna giderler ve: “Ya Rabbi! Kulun dünyadan ayrıldı, biz nereye gidelim?” diye sorarlar. Allah-u Zülcelâl buyurur ki: “Göklerim meleklerle doludur. Yer de meleklerle ve insanlarla doludur. Hep Bana ibadet ediyorlar. Siz, Benim kulumun kabrinin üzerine gidin. Zikir, tespih ve tehlil yapın ve bunların sevabını da kıyamete kadar kuluma yazın.” 

Bakın! Allah-u Zülcelâl kullarına karşı böyle şefkat ve merhamet sahibidir. 

Allah-u Zülcelâl bizlere, kendini zikretmemizi ve kalplerimizi O’na yönelterek, ahiret gününe gittiğimizde tüm gerçekleri gördüğümüzde değil, daha bu dünyada iken, o günleri düşünerek korkmamızı emretmektedir.

Peki, biz Allah-u Zülcelal’den ölünce mi korkacağız? O’ndan korkmamızın zamanı gelmedi mi? Daha vakit varken, ölümle burun buruna gelmeden O’ndan korkmamız lazımdır.


Umutsuzluğa düşmeyin, tevbe edin!

İnsanın hatalarından dolayı daima Allah-u Zülcelal’e karşı tevbe etmek lazımdır. İster günah olsun, ister gaflet olsun hepsinden dolayı daima, “Ya Rabbi, ben pişmanım, tevbe ediyorum” diye, insanın ağzında “Estağfirullah” bulunmalıdır. 

İnsan bir hata yaptığı zaman, bu hata onu Allah-u Zülcelal’den uzaklaştırmamalıdır. Denildiği gibi, insan bir hata yaptığı zaman, tevbe ederse o hata onun için sevap olur. Allah-u Zülcelal’e daha da yaklaştırır. Fakat bazı insanlar vardır ki, hata yaptıkları zaman umutsuzluğa düşüyorlar. Bu çok yanlıştır.

İnsan, arabası biraz yolun dışına çıktığı zaman, eğer arabayı hemen çevirmezse nasıl ki sonunda şarampole yuvarlanırsa; günah da böyledir. İnsan günah işleyerek biraz yolun dışına çıkınca hemen tevbe ederek, yolun üzerine dönmelidir. Ama günah yapa yapa yoldan tam olarak çıkarsa sonunda insanın helak olması kaçınılmazdır. 

Tevbe… Tevbe… Tevbe… İnsanın çaresi tevbedir. Yalnız kendimiz için değil, bütün müslüman kardeşlerimize, ailemize tevbeyi anlatıp onların da bundan mahrum olmaması için çaba göstermemiz lazımdır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin hidayetine vesile olursanız bu dünya ve dünyanın içindeki maldan sizin için daha hayırlıdır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Eğer dünyada böyle bir ticaret imkânı karşımıza çıksaydı kim bilir onun üzerine nasıl gidecektik. Hatta hiç uyumadan o işi yapacaktık. Ama ahiretin mükâfatı göz önünde olmadığı için gevşek davranıyoruz. Ancak onu öldükten sonra göreceğiz…

Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin… (Âmin)

Seyda Muhammed Konyevi

konyevi radyo

happy wheels

konyeviradyo

Ağustos 21st, 2014

No Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir