Gönül Sohbetleri

İnsanları Tevbe’ye Davet Edelim / Seyda Muhammed Konyevi

İnsanları Tevbe’ye Davet Edelim / Seyda Muhammed Konyevi

Yazar : Seyda Muhammed Konyevi

Allah’ın Dostu Oldun mu, Her Şey Sana Dost Olur

Allah-u Zülcelâl, tevbe kapısını açmak suretiyle, kullarına karşı ne kadar merhametli olduğunu çok açıkça bize beyan ediyor. İnsan bin sene yaşasa da Allah-u Zülcelal’e karşı asi olsa, ölmeden önce bütün o yaptığı isyanını, günahını, affediyor Allah-u Zülcelâl. Tevbe kapısı çok büyük merhamet kapısıdır, mümin için büyük nimettir.

İbrahim bin Edhem rahmetullahi aleyh diyor ki; “Eğer padişahlar ve evlatları bizim içinde bulunduğumuz tasavvufun, tevbenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu bilselerdi, bizim üzerimize kılıç ile gelirlerdi, “Bizim olsun o nimet” diye. Fakat bilmedikleri için talip olmuyorlar, vazgeçiyorlar, sanki hiçbir şey değil gibi davranıyorlar.”

Kuran-ı Azimüşşan’da birçok yerlerde tevbeden bahsedilmiştir, bunlardan birinde, bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor Allah azze ve celle:

“Rabbinize istiğfar edip bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir ecele kadar, güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine fazlını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.” (Hud, 3)

Yani ayette buyuruyor ki, “Rabbinize istiğfar edip tevbe ederseniz size ilk önce dünyada güzel, geniş bir maişet verecektir.” Demek ki tevbe edenin mükâfatı, daha dünyadayken veriliyor.

Eğer derseniz ki, “Ben tevbe ettim ama durumum müsait değildir, maişetim iyi değildir.” Demek ki biz tam tevbe etmemişiz. Eğer Allah’ın istediği gibi güzel tevbe istiğfar edersek bakınız Allah-u Zülcelâl ne buyuruyor, dikkat edin, bütün kâinatın sahibi bizi, geniş, güzel bir maişet ile rızıklandıracağını bize vaad ediyor. Ta ölüme kadar böyle geniş maişet sahibi kılacağını bildiriyor.

Ölümden sonra, ayetin devamında buyuruyor ki “Ecelleri geldikten sonra da her iyilik yapana fazlını versin.” Yani, kişilerin amellerine sadece karşılığını değil, ondan fazlasını verecek.

Dünyada bir insan, işçiyi ücretle çalıştırdığı zaman ancak ücretinin karşılığını veriyor. Ama Allah-u Zülcelal öyle değil, hem ücretini verecek, hem de fazlasını verecek. Ama “Eğer yüz çevirirseniz” vazgeçerseniz, yani tevbeden yüzünüzü çevirirseniz, o zaman kendi nefsinizi kınayın. “Ben, büyük günün azabının sizin üzerinize olmasından korkarım.”

Yani, anlaşılıyor ki tevbe eden kişiyi Allah affedecek, amellerine karşı ücretinin fazlasını ona verecek. Tevbe etmeyenlere ise (Bir peygamberin dilinden) şöyle diyor: “Ben sizin için çok büyük azaptan korkuyorum.”

Mahşer gününde, sırat köprüsünde, mizan terazisinde, sırtında günah yükleriyle kendinizi bir düşünün. Bu manzarayı zaman zaman gözünüzün önüne getirin. O zaman, gece gündüz ibadet yapmak isteyeceksiniz.

Önümüzde Zor Günler Var

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Allah azze ve celle onu o kadar büyük yaratmış. Ona demiş ki “Sen muhakkak ki azim bir ahlak üzeresin.” Allah onu böyle methetmiş…

Öyle olduğu halde, annemiz Hz. Aişe’ye diyor ki, “Peygamberler de dâhil üç yerde hiç kimse kimseyi hatırlamayacak. Sırat köprüsünde, mizanda ve insanların amel defterlerinin dağıtılması esnasında, defterler onların ellerine verilirken.”

Mizanda, iyilik ve kötülükleri teraziye konulduğu zaman, insan terazinin uçlarına bakmaktan kendini alamayacak, “Acaba benim mizanımda hangisi ağır olacak?” diye, merak içinde kıvranacak.

İşte, o anda, insanın hiç kimseden haberi olmaz, dünyadan haberi olmaz, kendi derdine düşmüştür. Gözü o terazinin uçlarındadır, aklı fikri, her şeyi ondadır.

Amel defterleri de kar taneleri gibi yukardan insanların üzerlerine gelirken, yine insan, “Acaba sağ elime mi gelecek, yoksa sol elime mi verilecek?” Diye tasalanacak. O zaman da kimse kimseye bakmaz.

Sırat köprüsünde de Peygamberler dahi “Sellim, sellim Ya Rabbi!” (Ya Rabbi, selamet kıl!) diyerek titriyorlar.

İşte, önümüzde böyle korkunç yerler var. Dediğim gibi oraları gözümüzün önüne getirirsek, çok ibadet yaparız, günahlardan da kendimizi muhafaza ederiz. Ama Allah-u Zülcelal’i razı ettin mi, her şey kolay olur. Kabir kolay olur, haşir meydanı kolay olur, sırat köprüsü kolay olur, mizan kolay olur, hepsi senin dostun olur. Sen Allah’ın dostluğunu kazandın mı, her şey sana dost olur.

Bu nasıl olacak, okuduğumuz kitaplardan anladığımıza göre, ameliniz az da olsa Allah için yapın. Çok olmuş, o kadar önemli değil ama Allah için olsun.

Faydasız Konuşmaların Zararı

Eğer çalışırsak, gayret edersek, neticesi hemen ortaya çıkıyor. Mesela, bir insanın tevbe etmesine vesile olalım diye gayret ettiğimiz zaman, bunun neticesini hep birlikte görüyoruz. Ama dünyanın manzarası bizi aldatıyor, gevşiyoruz. Oturup boş boş konuşalım, çay içelim, malayani ile zaman geçirelim, bu nefsimize hoş geliyor. Malayani, yani seni ilgilendirmeyen, lüzumsuz, faydasız, boş işler demek. Malayaninin ne kadar zararlı olduğunu, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize şöyle haber vermiş.

Ashab-ı Kiram’dan bir hanımın oğlu harpte şehit olmuştu. Annesi “Oğlum ne mutlu sana, cennet sana helal olsun.” diyor. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem “Nereden biliyorsun cennetin ona nasip olduğunu? Belki bir gün malayani ile uğraşmıştır.” Buyuruyor. İşte, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize malayaninin, lüzumsuz konuşmaların zararını böylece bildiriyor.

Bu sebeple, bir yerde insanlarla oturduğumuz zaman “Allah var, ahiret var, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın ahlakı şöyledir, bize şöyle buyuruyor” diye, faydalı şeyler konuşalım. O zaman Allah’ın rahmeti üzerimize gelir, huzur buluruz. Ama oturup gıybet yaptığımızda, yani haberi olmadan birisinin arkasından konuştuğumuz zaman, çok zarar ediyoruz. Bu yüzden, durmayalım, hayra vesile olalım. Başkalarının da hidayetine sebep olalım ki, sevap kazanalım.

Biz bir vazife yüklendiğimiz zaman, onun hakkını verelim, ihmal etmeyelim. Dünyalık bir iş yüklendiğimiz zaman, bir gün çalışıp bıraksak uygun oluyor mu?… Öyleyse ahiret için bir vazife yüklendiğimiz zaman da yarım bırakmayalım.

Kendimizi hesaba çekelim, “Ben bugün bir hayra, bir insana vesile olmadım,” diyelim. Bir yerde oturduğumuz zaman Allah’tan bahsedelim, tevbeden bahsedelim. O zaman Allah’ın rahmeti bizim üzerimize olacaktır.

Allah razı olsun onlardan, bizden öncekiler ne güzel insanlardı. Bakınız, onlardan biri arkadaşına demiş ki: “Ben öldüğüm zaman, son nefesimde kelime-i tevhid getirdiğimi görürseniz, bende iman alametleri görürseniz, yani iman üzere öldüğümü görürseniz, benim bütün malımı alın, onunla helva yapın, dağıtın. Deyin ki ‘Bugün onun düğün günüdür.’ Çünkü o gün benim en mutlu günümdür. Eğer iman üzere gitmediğimi görürseniz o zaman beni bir çukura atıverin. Bir hayvan gibi çukura atın beni.”

Dostları onun başında beklediler, son nefesinde iman alametleri gördüler. Aynen vasiyet ettiği gibi yaptılar. Tabi, böyle diyen kişi, nasıl ibadetler yapmıştır ki, sonu da böyle güzel olmuştur.

Her An Kalbini Yokla

Nasıl gece oluyor gündüz oluyor, sürekli değişiyor, aynen bunun gibi bizim davranışlarımıza göre cennet de bize öyle davranıyor, bize kapılarını açıyor, yaklaşıyor yahut kapatıyor ve uzaklaşıyor.

Evliyalardan biri diyor ki, “Kişinin ameli güzel olursa, az bile olsa ihlâslı, sırf Allah için yapmışsa cennet ona ikbal edecek, kendini sunacak.”

Tabi, Allah’ın izniyle; çünkü cennet Allah’ın mahlûkudur. Allah ona diyecek ki, “O kulum seni kazandı, benim rızamı kazandı, sen kendini ona sun, ikbal et.” İşte, bu yüzden, cenneti kazanacak ameller yaptığımız zaman, cennetin o huzurunu duyuyoruz.

Kişinin zahiri ameli böyle güzel olunca cennet kendini ikbal ediyor; peki, kalbini ıslah ederse ne oluyor? Kim ikbal ediyor? Allah veriyor onun karşılığını. Allah azze ve celle onun kalbine sahip çıkar, iman ile doldurur, amel-i salih ile doldurur, kendi muhabbetini oraya koyar. Bakınız, bu daha mühimdir. Kalp ıslahı daha mühimdir.

Öyleyse bilelim ki, kişi kendi nefsinde, Allah-u Zülcelal’in rızasını kazandıracak amellerin sevgisini, muhabbetini duyarsa Allah’a şükretsin. Çünkü cennet sana kendini ikbal etmiştir, Allah senin kalbine sahip çıkmıştır. Namazı, orucu, İslam’a hizmeti, nerede oturursan orada Allah’tan bahsetmeyi seviyorsan o zaman şükredeceksin, “Allah’ım bana daha çok ver!” diyeceksin.

Baktın ki nefsinde, Allah’ın rızasına vesile olacak amellerin muhabbeti yok, o zaman hemen tevbe et: “Ya Rabbi, ben senin aciz kulunum. Bana rızanı kazandıracak ameller yapmayı nasip et. Bana kuvvet ver, ” Diye dua et.
“Ben istiyorum, olmuyor.” diye bir şey kabul etmiyorum. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: “Dua edin, icabet edeyim (İsteyin, vereyim).” (Mümin, 60) Bakınız, dikkat ediniz, bu Allah’ın vaadidir. Allah vergisi çok mühimdir, istemek de çok mühimdir. (Demek ki samimi bir niyetle, tam bir irade ile istenirse mutlaka verecektir.)

Ya Kabil Gibi Olsaydık?

Habil ile Kabil kardeş idiler. Kabil kardeşine dedi ki: “Ben seni öldüreceğim.” Ayet-i kerimede geçiyor, Habil ona ne diyor: “Sen beni öldürsen de ben, Allah’ın korkusundan sana elimi kaldıramam.”

Allah’ın rızası için canını feda etti. Kabil onu öldürdü, neuzubillah (Allah muhafaza etsin bizi). Sonra hemen pişman oldu.

Şeytan öyledir, “Namaz kılma, hırsızlık yap, şöyle yap, böyle yap” der, ama yapıncaya kadar. Yaptığı zaman, hemen ondan ayrılıyor, kişi de pişman oluyor. Hep böyle, günahtan sonra insan pişman oluyor.

Kıyamete kadar ne kadar katil olacaksa Kabil’e, onun günahı kadar günah yazılacak. Kabil onu yaptığı zaman, yedi gün yer titredi, Neuzubillah. Bizim de günah işlemekten korkmamız lazım, “Ben de böyle Kabil gibi olursam halim ne olur?” diye titrememiz lazımdır.

“O da bir kul idi ben de bir kulum. Bu ahir zamanda, Allah bana iman vermiş, tevbeyi nasip etmiş, Allah’a şükretmem lazım, Allah’a âşık olmam lazım,” diye düşünmemiz, şükretmemiz, boynumuzun borcudur.

Bizim nasıl ki yemek yediğimiz tabaklarımız varsa Allah’ın da tabakları vardır. Onlar, Allah’ı zikreden kalplerdir, Allah azze ve celle devamlı olarak onlara bakar, nazar eder (rahmetini yağdırır).

Onların en kıymetlileri, ince ve yumuşak olanlarıdır. Yani, Evliyaullahın kalpleri böyle incedir, mahlûkata karşı, insan olsun hayvan olsun, onlara karşı merhametlidir. Allah katında en kıymetli kalpler, kimseyi incitmeyen, merhametli kalplerdir. Kaba ve katı kalpleri, kimsenin yanına gitmek istemediği kibirli ve katı kalpli kişileri sevmez.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor: “Bir kul günah işler ve: ‘Ya Rabbi günahımı affet!’ der. Hak Teâla’nın o kadar hoşuna gider ki: ‘Kulum bir günah işledi; arkasından bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.’ Buyurur ve onu affeder…” (Müslim, Tevbe, 29)

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruyor: “Kul namaza durduğu zaman, onlara nida eden melekler vardır. Kişi, bir namaz vaktinden öbür namaz vaktine kadar günah işlediği zaman, bir ateş yakmış oluyor. (Biz zannetmeyelim ki günah işlediğimiz zaman hiçbir şey olmuyor, biz nefsimizi ateşe atıyoruz. İşte) melekler diyorlar ki: ‘Kalk namazını kıl da nefsinin üstüne yaktığın o ateşi söndür.”

İnsanları Tevbe’ye Davet Edelim

Netice olarak, insan için tevbe gibi bir kurtuluş yolu yoktur. Öyleyse kıymetini bilelim. Çünkü tevbe ile insan Allah’a dost oluyor. Senin bir düşmanın olsa ve onun yanında insanlar olsa. Senin bir de dostun olsa da gidip o düşmanının yanındaki insanları senin yanına getirse, o zaman sen o dostunu sevmez misin? İşte, şeytan da Allah’ın düşmanıdır, sen de müminsin, Allah’ın dostusun.

Bir kişi tevbe ettiği zaman, şeytanı bırakmış, Allah’ın huzuruna gelmiş oluyor. Bir kişi buna vesile olursa Allah onu sevmez mi? Öyleyse biz de elimizden geldiği kadar günah işleyenlere tevbeyi anlatalım ki, kurtulsunlar.
Allah’ın dostu olduğumuz zaman, kalbimize hayır tohumları ekecektir. O halde, biz de Peygamber sallallahu aleyhi vesellem gibi dua edelim, “Allahım, kalbimize salih amellerin tohumunu ek” diyelim. O zaman bize yardım edilecek, inşaallah.

Konyevi,Konyevi,Radyo

happy wheels

konyeviradyo

Ekim 12th, 2014

No Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir